Yeni Gönderilen Mesajları Göster. | Mesajlarıma Yazılan Yeni Cevapları Göster. | Merhaba Online olduğunuz toplam süre: 0 dakika.

Sayfa: [1]   Aşağı git
  Yazdır  
Gönderen Konu: dinimizi tanıyalım...  (Okunma Sayısı 296 defa)
0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.
Dj__byn_manyax
Altın Üye
***

İtibar 16
Offline Offline

Cinsiyet: Bayan
Mesaj Sayısı: 362


Hangi Cennetten GeLdik Bu Cehenneme


70 Mesajına Toplam
138 Kere Teşekkkür Edildi

8 Mesajına Toplam
8 Kere Karma Verildi

« : 24 Aralık 2006, 16:21:35 »

dinimzi çoğumuz bilmioruz.. ve bunları ben bilgi amaçlı koyuyorum buraya dini bilgimiz varsa bile bilediklerimizde emin olun var... okuyalım ve öğrenelim bişii kaybetmeyiz... 10 dkk nızı ayırın.. çok bişii değil istediğim.. şimdidedn teşekkür edrim...
Logged

Hayat benide yendi. Yalnız, çaresiz, kimsesiz bıraktı. Hayatla Mücadele edcek ne ömrüm nede gücüm kaldı. Artık boş, sessiz ve SENSİZ bir odada Ölümü Bekliyeceğim. Ölümün o Soğuk Nesefesinin Tenime Deymesini Bekliyeceğim. Beni Sen Sensiz Bıraktınya Sende Bensiz Kalacaksın ÜZÜLME...
Sponsor Linkler
Linkler
*****
Offline Offline

Linkler: 1


View Profile
Re: dinimizi tanıyalım...
« Posted on: 01 Aralık 2008, 22:30:02 »

                    
Logged
Dj__byn_manyax
Altın Üye
***

İtibar 16
Offline Offline

Cinsiyet: Bayan
Mesaj Sayısı: 362


Hangi Cennetten GeLdik Bu Cehenneme


70 Mesajına Toplam
138 Kere Teşekkkür Edildi

8 Mesajına Toplam
8 Kere Karma Verildi

« Yanıtla #1 : 24 Aralık 2006, 16:21:59 »

En Büyük Günahlar



* Allah'a şirk koşmak
* Allah'a baba demek
* Haksız yere öldürmek, intihar etmek
* Yetim malı yemek
* Faiz yemek
* İçki içmek
* Savaştan kaçmak
* İftira etmek
* Namuslu kadına zina isnat etmek
* Ana ve baba hakkına tecavüz etmek
* Yalan yere yemin etmek
* Yalan yere şahitlikte bulunmak
* Zina etmek
* Livata yapmak , Ters ilişkiye girmek (arkadan ilişkide bulunmak)
* Sihir, büyü yapmak
* Hırsızlık yapmak
* Allah'ın rahmetinden ümit kesmek
* Kumar oynamak
* Yol kesmek
* Söz gezdirmek, çekiştirmek
* Rüşvet almak ve vermek
* Harem-i Şerifte günah işlemek
* Domuz eti yemek
* Besmelesiz kesilen hayvanın etini yemek ve kan içmek
Logged

Hayat benide yendi. Yalnız, çaresiz, kimsesiz bıraktı. Hayatla Mücadele edcek ne ömrüm nede gücüm kaldı. Artık boş, sessiz ve SENSİZ bir odada Ölümü Bekliyeceğim. Ölümün o Soğuk Nesefesinin Tenime Deymesini Bekliyeceğim. Beni Sen Sensiz Bıraktınya Sende Bensiz Kalacaksın ÜZÜLME...
Dj__byn_manyax
Altın Üye
***

İtibar 16
Offline Offline

Cinsiyet: Bayan
Mesaj Sayısı: 362


Hangi Cennetten GeLdik Bu Cehenneme


70 Mesajına Toplam
138 Kere Teşekkkür Edildi

8 Mesajına Toplam
8 Kere Karma Verildi

« Yanıtla #2 : 24 Aralık 2006, 16:22:57 »

Yüce Dinimiz İslam'ın Temel İlkeleri (32 ve 54 Farz)

(32 FARZ)


Namazın farzları 12'dir. 6'sı içinde 6'sıda dışındadır. Dışındakilere şart, içindekilerede Rükun denir.

DIŞINDAKİLER:

1 - Hadesten Taharet: Abdesti olmayanın abdest alması, cünüp olanında gusülabdesi almasıdır.
2 - Necasetten Taharet: Bedenin, elbisenin ve namaz kılınacak yerin temiz olmasıdır.
3 - Setr-i Avret: Avret yerlerini örtmek.

Erkeklerde göbeğin üstünden diz kapağının altına kadar.
Kadınların iç yüzü, elbilekleri ve ayak topukları müstesna her yerinin örtülmesi lazımdır.

4 - İstikbâli kıble: Namaza başlamadan kıbleye (Kabeye) dönmektir.
5 - Vakit: Namazın vaktinin girmesini beklemek.
6 - Niyet: Kılacağı namaza niyet etmek.

İÇİNDEKİLER:

1 - İftitah tekbiri: Namaza haşlarken alınan ilk tekbir.
2 - Kıyam: Namazda ayakta durmak.
3 - Kıraat: Namazda Kur'an-ı kerim okumak.
4 - Ruku: Namazda rukuya varmak.
5 - Sucut (Secde): Namazda secdeye varmak.
6 - Teşhhüt miktarı oturmak; Son oturuşta ettahiyyatü'yü okuyacak kadar oturmaktır.


İMANIN ŞARTI 6'D1R.

1 - Allah'ın birliğine inanmak.
2 - Melklere inanmak.
3 - Kitaplara inanmak.
4 - Peygamberlere inanmak.
5 - Öldükten sonra dirilmeğe inanmak.
6 - Hayır ve şerrin Allah'dan geldiğine inanmak.


ISLAMIN ŞARTI 5'DİR

1 - Namaz kılmak.
2 - Oruç tutmak.
3 - Zekat vermek.
4 - Hacca gitmek.
5 - Kelime-i şahadet getirmek (Eşhedu enlâ ilâhe illallah ve eşhedu enne Muhammeden abduhu ve rasuluhu.)


ABDESTİN FARZI 4'DÜR

1 - Ellerini ve yüzünü yıkamak.
2 - Kollarını dirsekleriyle beraber yıkamak.
3 - Başın dörtte birine mesvetmek.
4 - Ayaklarını küçük topukları ile beraber yıkamak.


GUSLÜN FARZI 3'DÜR

1 - Ağzına dolu dolu su alarak çalkalayıp yıkamak.
2 - Burnuna dolu dolu su alarak yıkamak.
3 - Bütün vücudunu hiç kuru yer kalmadan yıkamak.


TEYEMMÜN'ÜN FARZI 2'DİR

Teyemmün, suyun bulunamadığı yerde, temiz toprakla yapılan abdesttir.

1 - Niyet etmek (Şöyle niyet edilebilir: Niyet ettim Allah rızası için Teyemmün almaya).
2 - Ellerini temiz toprağa vurmak, yüzlerini ve kollarını meshetmektir.



(54 FARZ)


1. Allah Tealayı zikretmek :

Zikir iki türlüdür. Lisan ile zikir, kalb ile zikir. Birinci nev'i zikir zikir sahibini imana, ikinci nev'i Cennet'e erişitirir. Zikirden maksat, Allahü Teâla'nın varlığını, birliğini, yüceliğini, kudretini, rahmetini bildiren sölerle O'nu anmaktır. En güzel zikir sözleri Kur'an-ı Kerm'de, Resulullah'ın hadislerinde ve evliyaullah'ın kitaplarındadır. Namazlardan sonra okunan tesbihler zikirdir, güzel bir çiçeğe hayran kalarak Allah! Allah!" demek zikirdir. Yemeğe başlarken "Bismillahirrahmanirrahim", yemekten sonra " Elhamdüliilah" demek hep zikirdir.

2. Helalinden kazanıp, yemek içmek
3. Abdest almak
4. Beş vakit namaz kılmak
5. Cünüplükten yıkanmak
6. Kişinin rızkına Allah'ın kefil olduğunu bilmek :

Kur'an-ı Keri'de Cenab-ı Hakk'ın, bütün canlı yaratıkların rızkına kefil olduğu, her nerede olursa olsun rızkını ona eriştireceği beyan buyurulmaktadır.

7. Helalden temiz elbise giymek
8. Allah'a tevekkül etmek
9. Kanaat etmek
10. Nimete karşı şükretmek
11. Allah'tan gelen kazaya razı olmak
12. Allah'tan gelen belaya sabretmek
13. Günahlardan tövbe etmek
14. İhlasla Allah'a ibadet etmek
15. Şeytanı düşman bilmek
16. Delil ve hüccet ile amel etmek:

Yani dünyada yapacağı her işin İslam'a uygun olup olmadığını sorup raştırmak ve ona göre hareket etmek.

17. Ölüme hazırlanmak :

Ölümü düşünmek ve hesap gününde müflis olmamak için hayırlı ve yararlı işler yapmağa çalışmak, azgınlıktan vazgeçmek.

18. Allah'ın sevdiğini sevip, sevmediğinden uzak durmak:

Allah için sevmek ve Allah için düşmanlık etmek. bu farz çok mühimdir. Her müslüman şuna son derece riayet etmelidir: Bir müslüman asla bir din düşmanını seveme. Allah'a ve Resülü'ne isyan eden, onlara düşmanlık besleyen, İslam'ın kurallarını tanımayankâfirlere ve mürtedlere düşman olmak mecburiyetindeyiz. Allah ve Resülünün dostlarını da candan sevmemiz gerekir.

19. Ana-babaya iyilik etmek
20. İyiliği emretmek, kötülükten sakındırmak
21. Akrabayı ziyaret etmek
22. Emanete hiyanet etmemek
23. Gücü yetenler için hacca gitmek
24. Allah'a ve Peygamberine itaat etmek
25. Günahlardan kaçıp Allah'a sığınmak
26. Müslüman idarecilere itaat etmek
27. İbret Almak :

Bir müslüman her şey'e ibret ve tefekkür gözüyle bakmalıdır. Geçmiş milletlerin ve kavimlerin tarihini, etrafındaki canlı ve cansız alemi, kâinatın düzenini ibret gözüyle müşahede ve tetkik eden kimse Allah'ın varlığını, birliğini ve kudretini anlar.

28. Tefekkür etmek, düşünmek
29. Dili kötü sözlerden korumak
30. Oruç tutmak
31. Kimse ile alay etmemek
32. Harama bakmamak
33. Sözünde doğru olmak
34. Kulağı, yasak şeyleri dinlemekten alıkoymak
35. İlim öğrenmek
36. Ölçü ve tartıyı doğru yapmak
37. Allah'ın azabından korkmak
38. Allah uğrunda cihad etmek
39. Allah'ın rahmetinden ümit kesmemek
40. Nefsin arzularına uymamak
41. Allah yolunda yemek yedirmek
42. Yetecek kadar rızık kazanmak
43. Zekatı vermek ve fakirlere yardım etmek
44. Hayız ve nifas hallerinde zevceye yaklaşmamak
45. Bütün günahlardan kalbi arındırmak
46. Kendini büyük görmemek
47. Büluğa ermemiş yetimin malını korumak
48. Livatadan (cinsi sapıklıktan) sakınmak
49. Beş vakit namaza devam etmek
50. Haksız yere kimsenin malını yememek
51. Allah'a eş koşmamak
52. Zinadan sakınmak
53. İçki içmemek
54. Yalan yere yemin etmemek ve yalan konuşmamak.


____________________________________________________________


Gayr-i Müslimle Evlenmek



Müslüman bir erkeğin Ehl-i Kitap olan Yahudi ve Hristiyan bir kadınla evlenmesi kerahatle birlikte caiz olup mekruhtur. Çünkü, doğacak çocuk, baba ve annesinin ayı ayrı istikamette gelişmiş inançlar arasında sarsıntılara maruz kalmaktadır. Müslüman kadınların Kitap ehlinin erkekleriyle evlenmelerinin caiz olacağına dair ne âyet, ne hadis hiçbir mübahlık delili gelmemiştir.
Ehl-i kitabın dışında kalan ve inanç itibariyle küfür içinde bulunan bulunan ve evlenmesi caiz olmayan kadınlar şunlardır:

* Budist veya Brehmen gibi isimlerle adlandırılan ve ineğin tenasül uzvuna tapan Mecusi hindiler
* Puta tapan kadınlar
* İsmaili ve Karmati gibi sapık zındıklar
* Din ve ahlak bağlarını kırmış bir görüşün zebunu olan kadınlar
* Dinsiz ve ateist kadınlar

Bu konuya Elmalı Tefsirin de özetle şöyle değinilinmektedir:
"Müşrik kadınları, iman etmedikçe nikâhlamayın. Bir müşrik kadın, sizin hoşunuza gitse bile, iman etmiş olan bir cariye herhalde ondan daha hayırlıdır. Müşrik erkeklere de mümin kadınları nikâh ettirmeyin. Bir müşrik, sizin hoşunuza gitse bile, mümin bir köle elbette ondan daha hayırlıdır. Onlar sizi ateşe davet ederler, Allah ise, kendi izniyle cennete ve mağfirete davet ediyor ve âyetlerini insanlara açıklıyor. Umulur ki onlar hatırda tutup, öğüt alırlar." (Bakara Suresi / 221)
Müşrik, Kur'ân dilinde iki anlama gelir ki biri zahirî, diğeri hakikîdir.
Zahirî müşrik, açıktan açığa Allah'a ortak koşan, birden fazla ilâh olduğu kanaatinde olanlardır. Bu anlama göre, Kitap ehline müşrik denmez.
Hakikî müşrik, gerçekten tevhidi ve İslâm dinini inkar edenler, yani mümin olmayan gayr-i müslimlerdir.

Yahudiler ve Hıristiyanlar müşrik midirler?
* Bunlar, dıştan tevhide inandıklarını ileri sürmelerine rağmen, gerçekte Allah'ın çocuğu olduğu kanaatindedirler.
* Hıristiyanlar, teslise (Allah'ın baba, oğul ve Rûhu'l-Kudüs olmak üzere üç olduğuna) inanırlar. Ve "Mesih, Allah'ın oğludur." derler.
* Yahudiler de "Üzeyr Allah'ın oğludur." demişlerdir. Böyle demekle birlikte onlar tevhide inandıklarını da iddia ederler.

Her ikisi de dıştan dışa müşrik değillerse de, gerçekte müşriktirler. Bunun için mutlak olarak müşrik denildiği ve özellikle iman karşılığında söylendiği zaman, mutlak anlamı üzere kullanılmış demektir ve genel olarak kâfirleri kapsar.
Ey iman ehli, gerek dıştan dışa ve gerekse gerçek müşrik olan yani mümin olmayan kadınlardan hiç birini nikâhınıza almayınız. Onlarla evlenmeyiniz. Nihayet iman etsinler, o zaman evlenebilirsiniz. İmansız kadınlarla evlenip de aile kurmaya kalkışmayınız. Burada müşrik kadından mümin kadın karşılığı söz edilmesi, müşrik kadınlardan maksadın iman etmeyen tüm kâfir kadınlar olduğunu ayrıca gösteren bir delildir.
Gerek zahirî, ve gerekse hakikî müşrik olsun ve gerek Kitap ehli olsun, gerekse olmasın mümin olmayan kâfir erkeklerin hiç birine de nikâh etmeyiniz. Onları sizden hiç bir kız ve kadınla evlendirmeyiniz. Nihayet o imansızlar, iman etsinler o zaman verebilirsiniz. Ve hiç kuşkusuz mümin olan köle herhangi bir müşrikten, imansız kâfirden hayırlıdır. İsterse o kâfir sizi büyülemiş, kendisine hayran etmiş olsun, hürriyeti, güzelliği veya serveti veya makam, mevki ve dünya talihi veya öteki halleri ve davranışı ile pek fazla gözünüze girmiş bulunsun. Böyle bile olsa mümin olmayan kimseye hiçbir mümin ve Müslüman kadını nikâhlamayınız. O imansızlar erkek olsun, kadın olsun çıraları insan ve taş olan o belalı ateşe davet ederler, durumları ve sözleriyle ona çağırırlar. Ve mümin olmayanların mutlaka müşrik olduklarını ve bunlarla nikâhlanma ve onları nikâhlamanın zina ve şirk ile sonuçlanacağını anlasınlar, bu nokta derinden derine düşünmeye muhtaç değildir, bunu hatırlayıp zihinde canlandırmak yeterlidir. O halde ey iman edenler! Allah'ın emrini, çağrısını bırakıp da o erkek veya kadın kâfirlerle evlenmek veya onları evlendirmek suretiyle kendinizi ateşe atmayınız.
"Sizden önce kitap verilen ümmetlerin hür ve iffetli kadınları da iffetlerinizi koruyarak, zina etmeksizin, gizli dost tutmaksızın, kendilerine mehirlerini verip nikâhladığınız takdirde size helâldir" (Maide,5)
Ancak Maide Suresinde, uyarınca bu âyetin birinci fıkrasından Kitap ehlinin kadınları istisna olunarak, Kitap ehlinden kız almaya mekruh olarak ruhsat verilmiş; fakat ikinci fıkra muhkem olarak kalmış ve kız vermeye hiçbir şekilde izin verilmemiştir.
"Erkekler, kadınları yönetmeye yetkilidirler." (Nisa, 34)
İlâhi kânunu gereğince kadınlar kocalarının yönetimi altında bulunurlar. Dolayısı ile, bir mümin kadını, bir kâfir ile evlendirmek onu, o kâfirin yönetimi altına bırakmak ve onun davasına mahkûm etmek olacağından, o mümin kadını kesinlikle ateşe atmaktır.
Ancak bu ilâhî kânunu bilen ve kendini ona göre idare edebilecek olan erkekler hakkında bu yönetim altına giriş ve çağrıya mahkûm oluş zorunlu ve kesin değildir. Bu şartlar altında, müslüman erkekler için ihtiyaç hâlinde bir ruhsata imkân vardır. Bunun için bu âyetle yol gösterme ve hatırlatmadan sonra,
"Kitap verilen ümmetlerin hür ve iffetli kadınları" (Maide, 5/5) âyetiyle gereğinde yalnız Kitap ehlinden kız almaya ruhsat verilmiş ve zururetler kendi miktarlarınca takdir olunacağından, bunun dışındakiler yine haramlıkta bırakılmıştır.
Şunu da hatırlayalım ki, "O yerde ne varsa hepsini sizin için yaratandır. Sonra semaya doğrulmuş iradesini göklere yöneltmiştir." (Bakara, 2/29) âyeti gereğince mallarda ve eşyada asıl kural, onların mübah olduğu ve haramlığına dair delil bulunmadıkça mübahlık ile amel olunacağı; fakat "sizin için" buyrulduğundan dolayı bu mübahlıkta insanların canlarının ve ırzlarının dahil olmadığı ve aksine mallardaki asıl kural olan mübahlık insanların canlarını, ırzlarını, haklarını ve yararlarını korumak için bulunduğudur. Kısacası can ve ırzda haramlık asıl kural olunca bir mübahlık ve izin delili bulunmadıkça can gibi ırzda da tasarrufta bulunmak haram olacağından nikâh kıyma izni, mutlaka bir delile dayalı olacaktır. Mübahlığına delil bulunmayan yerlerde nikâh kıymak haramdır. Yani o nikâh, nikâh değil zinadır.
Bu nokta üzerinde iyi düşünülünce anlaşılır ki bu âyetteki kadın ve erkek müşrikler, kadın ve erkek müminlerin karşılığı olmasaydı da, zahirî müşrik anlamında olabilseydi, o zaman da müslüman kadınlarının diğer kâfirlere nikâh edilmeleri aslî haramlıkla haram olacaktı. Çünkü "hür ve iffetli kadınlar" ifadesiyle müslüman erkeklerin Kitap ehlinin kadınlarıyla evlenmelerine izin verilmiş olduğu halde; Müslüman kadınların Kitap ehlinin erkekleriyle evlenmelerinin caiz olacağına dair ne âyet, ne hadis hiçbir mübahlık delili gelmemiştir. Müslümanların kadınları, İslâm tohumları için şerefli bir tarladır. Ve müslümanlar genellikle tarlalarından ve ekin ektikleri yerlerden hiçbirini yabancılara çiğnetmemek, cinsel birleşmelerine izin vermemekle yükümlüdürler. Mal tarlası olan vatan toprağını yabancılara çiğnetmek büyük bir felaket olduğu gibi, can ve din tarlası olan İslâm kadınlarını başkalarına çiğnetmek de felaketlerin felaketidir.

_________________________________________________________________________________


İBADET
İbadet, Allah'a tâzim ve saygı göstermek ve O'nun verdiği nimetlere karşı şükran borcunu yerine getirmektir.

Niçin İbadet Ediyoruz
Bizi yoktan var eden ve yaşatan Allah'tır. Yüce Allah; Vücudumuzu, gören gözler, işiten kulaklar ve konuşan dil gibi mükemmel organlarla donattı. Diğer canlılardan farklı olarak bize akıl verdi ve varlıklar arasında seçkin bir duruma yükseltti. Bunlardan başka, yaşayabilmemiz için teneffüs ettiğimiz havadan, içtiğimiz suya kadar sayısız nimetler verdi.
Ayrıca bizi yalnız bırakmadı, Peygamberler ve kitaplar göndererek dünyada ve ahirette mutlu olmanın yollarını gösterdi. Bütün bu iyiliklere karşılık Allah bizden kendisini tanımamızı ve ona ibadet etmemizi istemektedir. Şöyle bir düşünelim: Çok iyiliğini gördüğümüz bir büyüğümüze karşı saygı gösterir iyiliklerine teşekkür ederiz. Bize bir görev verse seve seve yaparız değil mi?
Öyle ise, bizi yoktan var eden ve sayılamayacak kadar nimetler veren Yüce Allah'a karşı teşekkür etmek ve emrettiği ibadetleri seve seve yapmak gerekmez mi?
Elbette gerekir.
Yaradılışımızın gayesi Allah'ı tanımak ve ona ibadet etmektir. İbadet görevlerini yaptığımız takdirde hem Allah'ın verdiği nimetlere karşı teşekkür borcunu yerine getirmiş oluruz, hem de O'nun sevgisini kazanırız. Eğer biz Allah'a karşı ibadet vazifelerini yerine getirir, O'nun sevgisini kazanırsak, Allah, bize dünyadaki nimetlerinden çok daha fazlasını ahirette verecek ve bizi cennette sonsuz mutluluğa kavuşturacaktır.

İbadet Çeşitleri
İbadetler üç çeşittir:
1– Beden ile Yapılan İbadetler: Namaz kılmak, oruç tutmak gibi.
Beden ile yapılan ibadetleri her müslümanın kendisi yapması gerekir. Başkasını vekil etmesi caiz değildir. Bir kimse başkasının yerine namaz kılamaz, oruç tutamaz.
2– Mal İle Yapılan İbadetler: Zekât vermek ve kurban kesmek gibi. Bir kimse mal ile yapılan ibadetlerde başkasını vekil edebilir.
3– Hem Mal, Hem de Beden İle Yapılan İbadet: Hac vazifesi böyle bir ibadettir. Parası olduğu halde hacca gidemiyecek derecede sakat, hasta ve çok yaşlı kimseler, kendi yerine bir başkasını bedel olarak hacca gönderebilir.

İbadetin Faydaları
Bedenimizin gerekli gıdalara ihtiyacı olduğu gibi rûhumuzun da gıdaya ihtiyacı vardır. Rûhun gıdası iman ve ibadetlerdir. İbadet, rûhumuzu yükseltir, bizi kötülüklerden sakındırır, ahlâkımızı olgunlaştırır, en değerli varlığımız olan imanımızı korur.
Hayatta insanın çeşitli sıkıntılarla karşılaşıp ümitsizliğe ve bunalıma düştüğü zamanlar olur. Böyle durumlarda insan ibadetle bunalımdan kurtulur. Çünkü insan ibadet sayesinde Allah'a yaklaşır. O'nun rahmetine sığınır ve huzura kavuşur. İbadetlerin, rûhumuza olduğu gibi bedenimize de birçok faydası vardır.
Namaz kılan insan abdest almak zorundadır. Abdest almak, günde birkaç defa temizlenmek demektir. Temizliğin ise sağlığımız için ne kadar yararlı olduğunu hepimiz biliriz.
Namaz kılarken yapılan belirli hareketlerin, oruçta sindirim sistemi ile bazı organların dinlenmesinin vücut sağlığına önemli faydalar sağladığı bir gerçektir. Zekât ibadetinin sosyal yardımlaşma yönünden topluma kazandırdığı birçok yararları vardır.

İman İle İbadet Arasındaki İlişki
Bir müslüman, dinin hükümlerini inkâr etmedikçe ve kalbinde iman bulunduğu sürece ibadet yapmasa bile dinden çıkmaz, kafir olmaz, yine müslümandır. Ancak, Allah'ın emri olan ibadet görevlerini yerine getirmediği için günah işlemiş ve cezayı hak etmiş olur.
İbadetler, imanın olgunlaşmasını ve güçlenmesini sağlar. Ahirette cezadan kurtulmamıza ve cennet nimetlerine kavuşmamıza vesile olur. Sade bir imanla yetinip ibadetleri terketmek imanın zayıflamasına ve giderek iman nurunun sönmesine sebep olur.
İbadet yapılmadığı takdirde, iman ışığı açıkta yanan lamba gibi korumasız kalır. Günün birinde sönebilir. İmanın yok olması, müslümanın cennetin anahtarını kaybetmesi demektir. Bu sebeple ibadetlerin, imanımızın korunmasında ve cennette sonsuz hayata kavuşmamızda çok önemli yeri vardır.
Logged

Hayat benide yendi. Yalnız, çaresiz, kimsesiz bıraktı. Hayatla Mücadele edcek ne ömrüm nede gücüm kaldı. Artık boş, sessiz ve SENSİZ bir odada Ölümü Bekliyeceğim. Ölümün o Soğuk Nesefesinin Tenime Deymesini Bekliyeceğim. Beni Sen Sensiz Bıraktınya Sende Bensiz Kalacaksın ÜZÜLME...
Dj__byn_manyax
Altın Üye
***

İtibar 16
Offline Offline

Cinsiyet: Bayan
Mesaj Sayısı: 362


Hangi Cennetten GeLdik Bu Cehenneme


70 Mesajına Toplam
138 Kere Teşekkkür Edildi

8 Mesajına Toplam
8 Kere Karma Verildi

« Yanıtla #3 : 24 Aralık 2006, 16:24:16 »

MÜSLÜMAN ÇOCUĞUNA BAZI DİNİ SUALLER

S-1) Allah kaçtır?
C-1) Allah birdir.
S-2) Bir olduğuna delilin nedir?
C-2) İhlas suresinin ilk ayet-i kerimesidir.
S-3) Bunun manası nedir?
C-3) "De ki: O Allah'tır, bir tektir.
S-4) Allah'ın varlığına akli delilin nedir?
C-4) Bu alemin varlığı ve alemdeki nizam ve iltizamın devamıdır.
S-5) Sen Müslümanmısın?
C-5) Elhamdülillah Müslümanım.
S-6) Müslüman demenin manası nedir?
C-6) Allah'ı bir bilmek. Kur'an-ı Kerim'i ve Hz. Muhammed Efendimizi (sav)tasdik etmektir.
S-7) Ne zamandan beri Müslümansın?
C-7) "Galû Bela" zamanından beri Müslümanım.
S-8) "Galû Bela" zamanı neye derler?
C-8) Cenab-ı Hak ruhlarımızı yarattığı zaman bunlara hitaben "Elestübirabbiküm" yani (Ben sizin Rabbiniz Değilmiyim) diye sordu. Onlarda"Belâ" (Evet Rabbimizsin) dediler. O zamandan beri Müslümanım,demektir.
S-9) Rabbin kimdir?
C-9) Rabbim Allah'tır.
S-10) Seni kim yarattı?
C-10) ALLAH (cc) yarattı.
S-11) Sen kimin kulusun?
C-11) Allah'ın kuluyum.
S-12) Hangi dindensin?
C-12) İslâm dinindenim.
S-13) Kitabımızın adı nedir?
C-13) Kur'an-ı Kerim'dir.
S-14) Kıblen neresidir?
C-14) Kâbe-i Muazzama'dır.
S-15) Kimin zürriyetindensin?
C-15) Hz. Adem Aleyhisselam'ın zürriyetindenim.
S-16) Kimin milletindensin?
C-16) Hz. İbrahim Aleyhisselam'ın milletindenim.
S-17) Kimin ümmetindensin?
C-17) Hz.Muhammed (Sallallahu aleyhi ve Sellem)'in ümmetindenim.
S-18) Peygamberimiz kaç yılında nerede doğmuştur?
C-18) Rebiülevvel ayının onikisi pazartesi günü 571 tarihinde, Mekke'dedoğmuştur.
S-19) Peygamberimizin kaç adı vardır?
C-19) Güzel isimleri çoktur. Fakat dördünü bilmek lazımdır ve şunlardır:Muhammed, Mustafa, Ahmed, Mahmud (a.s.)
S-20) Peygamberimizin en çok kullanılan ismi nedir?
C-20) Hazreti Muhammed Mustafa (s.a.v.)
S-21) Peygamberimizin babasının adı nedir?
C-21) Abdullah'tır.
S-22) Annesinin adı nedir?
C-22) Amine'dir.
S-23) Süt annesinin adı nedir?
C-23) Halîme Hâtun'dur.
S-24) Peygamberimizin ilk eşinin adı nedir?
C-24) Hz. Hatice'dir.
S-25) Peygamberimizn Hz. Hatice'de kaç çocuğu olmuştur ve isimleri nedir?
C-25) (Erkekler) Abdullah - Kâsım (Kızlar) Zeynep - Rukiye - Ümmü Gülsüm- Fatma'dır.
S-26) Peygamberimiz kaç yılında ve kaç yaşında Peygamber olmuştur?
C-26) 610 yılında peygamber olmuştur. Peygamberimiz 40 yaşında ikenpeygamber olmuştur.
S-27) Peygamberimiz Mekke'den Medine'ye kaç tarihinde hicret etmiştir?
C-27) 622 tarihinde hicret etmiştir. Hicret biz Müslümanlarca tarih başlangıcıdır.
S-28) Peygamber Efendimiz (s.a.v.) kaç tarihinde vefat etmiştir?
C-28) Rebiülevvel ayının onikisinde 632 tarihinde vefat etti.
S-29) İlk insan ve ilk peygamber kimdir?
C-29) İlk insan ve ilk peygamber Hz. Adem (a.s.)'dır.
S-30) Allah tarafından mahlûkata gönderilen Peygamberlerin sayısı kaçtır?
C-30) Peygamberimizden yapılan bir rivayete göre yüz yirmi dört bin, diğerbir rivayete göre, iki yüz yirmi dört bindir.
S-31) Kur'an-ı Kerim'de ismi geçen Peygamberlerin sayısı kaçtır. İsimlerinisöylermisiniz?
C-31) 25'tir. Sayarım: Adem, İdris, Nuh, Hûd, Salih, İshak, İbrahim, İsmail,Şua'yb, Lût, Yakûp, Yusuf, Musa, Harun, Davûd, Süleyman, Eyyüb, Zul'kifl,İlyas, Elyasa, Zekeriyya, Yunus, Yahya, İsa ve Muhammed Aleyhisselam'dır.Uzeyir, Lokman ve Zül'karneyn'in isimleri de Kur'an'ı Kerîm'de geçmektedir.Bu kimselerin peygamber mi, yoksa Veli mi olduğunda ihtilaf vardır. Bunlar dapeygamber kabul edilirse Kur'an'ı Kerîm'de ismi geçen peygamberler 28 olur.
S-32) Dört büyük kitap hangileridir ve hangi Peygamberlere inmiştir?
C-32) -Tevrat; Musa Aleyhisselam'a, - Zebur; Davud Aleyhisselam'a, -İncil;İsa Aleyhisselam'a, -Kur'an-ı Kerim; Peygamberimiz Muhammed Mustafa (s.a.v.)inmiştir.
S-33) Suhuf ne demektir? Kaç tanedir ve hangi peygamberlere verilmiştir?
C-33) Cenab-ı Hakk'ın, dört kitabtan başka Cebrail (a.s) vasıtasıylabazı peygamberlere yolladığı emirlere suhuf denir ki, yüz tanedir.
Adem (a.s.) 10, Şit (a.s.) 50, İdris (a.s.) 30, İbrahim (a.s.) 10 suhufverilmiştir.
S-34) İlk inen sûre hangisidir?
C-34) Alak sûresi ilk 5 ayetidir.
S-35) İlk Müslümanlar kimlerdir?
C-35) Hz. Hatice, Hz. Ali, Hz. Zeyd Bin Hârise, Hz. Ebu Bekir
S-36) Mezhep kaçtır ve nelerdir?
C-36) İkidir; itikadde mezhep, amelde mezhep.
S-37) İtikadde mezhep imamları kimlerdir?
C-37) İmam Ebû Muhammed Mâturidî ve İmam Ebû'l-Hasenîl-Eş'âriHazretleridir.
S-38) Amelde mezhep kaçtır ve nelerdir?
C-38) Dörttür; Hanefi, Şafii, Maliki, Hanbeli mezhepleridir.
S-39) İtitadde mezhebin nedir?
C-39) Ehl-i Sünnet vel Cemaat mezhebidir.
S-40) Amelde mezhebin nedir?
C-40) Hanefî mezhebidir.
S-41) Bizim itikatta mezhebimizin imamı kimdir?
C-41) İmam Ebû Mensur Muhammed Mâturidî Hazretleridir.
S-42) Bizim amelde mezhebimizin imamı kimdir?
C-42) Bizim mezhebimizin kurucusu İmam-ı Azam Ebu Hanife'dir.
S-43) İbadetle taatle ihya etmeye bilhassa kıymet verdiğimiz gecelere nedenir?
C-43) Kandil denir.
S-44) Kaç tane kandil vardır?
C-44) Beş tane kandil vardır: 1- Kadir Gecesi, 2- Mevlid Kandili, 3-Regaib Kandili, 4- Mi'raç Kandili, 5- Beraet Kandili
S-45) Otuz iki farzı sayar mısınız?
C-45) Sayarım: 6 İmanın şartı, 5 İslam'ın şartı, 12 Namazın farzı,4 Abdestin farzı, 3 Guslün farzı, 2 Teyemmümün farzı, cem'an 32 eder.
S-46) İmanın şartı nelerdir?
C-46) Allah'ın varlığına, birliğine, Meleklerine, Peygamberlerine,Ahiret Gününe, Kadere, hayır ve şerrin yaratıcısının Allah olduğunainanmaktır.
S-47) İslamın şartı nelerdir?
C-47) Beştir: 1- Kelime-i Şehadet getirmek, 2- Oruç tutmak, 3- Namaz kılmak,4- Zekat vermek, 5- Hacca gitmek.
S-48) Abdestin farzı kaçtır?
C-48) Dörttür: 1- Yüzünü tüy bitiminden kulak yumuşağından,çene altına kadar yıkamak, 2- Kolları dirseklerle beraber yıkamak, 3- Başındörtte birini mesh etmek, 4- Ayakları topuklarıyla beraber yıkamak.
S-49) Guslün farzı kaçtır?
C-49) Üçtür: 1- Bol su ile ağzı yıkamak, 2- Bol su ile burnu yıkamak,3- Hiç kuru yer kalmamak şartı ile bütün vücudu yıkamak.
S-50) Teyemmümün farzı kaçtır?
C-50) İkidir: 1- Niyet. Teyemmüme niyet etmek, 2- Ellerini iki defa toprağavurup birincide yüzünü, ikincide kollarını mesh etmek, silmek.
S-51) Namazın farzı kaçtır?
C-51) Altısı içinde, altısı dışında olmak üzere 12'dir.
S-52) Dışındakiler nelerdir?
C-52) Hadesten taharet, Necasetten taharet, Setr-i avret, İstikbali kıble,Vakit, Niyet.
S-53) İçindekiler nelerdir?
C-53) İftitah tekbiri, Kıyam, Kıraât, Rukû, Sücûd, Kâde-i ahirede teşehhüdmiktarı oturmak.
S-54) Bir günde kaç vakit namaz kılınır?
C-54) Sabah, öğle, ikindi, akşam, yatsı olmak üzere beş vakit namaz kılınır.
S-55) Bu vakitler kaç rek'attır?
C-55)- Sabaha namazı 4 rekattır; ikisi sünnet, ikisi farz. Önce sünnetkılınır, sonra farz kılınır.
- Öğle namazı 10 rekattır; dördüsünnet, dördü farz, ikisi son sünnet. Önce ilk sünnet kılınır, sonrafarz, daha sonra son sünnet kılınır.
- İkindi namazı 8 rekattır; dördüsünnet, dördü farz. Önce sünnet kılınır, sonra farz kılınır.
- Akşam namazı 5 rekattır; Üçüfarz, ikisi sünnet. Önce farz, sonra sünnet kılınır.
- Yatsı namazı 13 rekattır; dördüilk sünnet, dördü farz, ikisi son sünnet, üçü vitir vaciptir. Önce ilk sünnet,sonra farz, sonra son sünnet, en sonra da vitir vacip kılınır.

_________________________________________________________________

dinin temel ilkesi ALLAH a imandır
Tüm toplumlar ve milletler, hatta rasullere zaman olarak en yakın olanlar bile, dinin bu üç ilkesinin ilki ve en önemlisi olan Allah'a iman hususunda sapıklığa düşmüşlerdir. Örneğin yahudiler, tevhid akidesinin aslını muhafaza etseler de, teşbih inancı bunlara hakim olmuş ve Allah'ın sıfatları hususunda müteşabih nasları ve tenzih inancının arasını uzlaştıramamışlardır. Bundan ötürü yahudiler, Allah'ı, yorulan ve yaptıklarına pişman olan bir insan gibi tasarlamışlardır. Örneğin kutsal kitaplarına göre Allah, insanı yarattığına, kendisi gibi ya da diğer ilahlar gibi olacağını bilemediğinden dolayı pişman olmuştur. Hatta Allah'ın, insan şeklinde göründüğünü iddia ettiler. Daha da ileri giderek Allah'ın israil (Hz. Yakup) ile güreştiğini, israil'in elinden kurtulamadığım ve nihayet onu mübarek kılarak kurtulduğunu, bundan sonra Beni İsrail'in "Baal" putuna ve diğerlerine kulluk ettiklerini anlatmaktadır.

Hristiyanlar ise Konstantin devrinden itibaren geçmiş putçu inançları dirilttiler ve Mesih'i rab ve ilah edindiler. Azizlere ve resimlerine tapındılar, hatta öyle ki, hristiyan kiliseleri, arkaik dönem idollerine benzer heykel ve resimlerle dolup taştı. Kaldı ki, hristiyanlığın temeli yaptıkları teslis (la irinite" - çev.) ve Hz. isa'nın, insanları günahtan kurtarmak için çarmıhta can vermesi (la râdemplion - çev.) inançları da, Hindli’lerin Krişna'ya olan inançlarından farksızdır. Hrisüyanlığın bu inanç ilkeleri, hayali bir felsefe ve Kayser ve Meliklerin yönettiği bir sistemle desteklenmiştir, ve bu inançlar uğrunda yığınlarca altın, gümüş harcanmış ve hâlâ da harcanmaktadır; çocukları, küçüklükten itibaren delilsiz ye bürhansız hayali ve vicdani bir terbiyeye tabi tutulmaktadır, işte bunlardan dolayı, Allah'a şirk yeryüzüne hakim olmuş ve her tarafı putçuluk (idolizm - çev.) kaplamıştır.

İşte Kur'an, bu puTculuğun düşüncelerde ve duygularda kurulmuş kalelerini ve sığınaklarını yerle bir etli. Böyle büyük bir iş, sadece, Allah'ın levhidine delalel eden aklî bir veya birkaç burhanla elbelte gerçekleşemezdi. Böyle bir iş için, şüphelerin çürütülmesi, aklî, ilmî ve sözlü öğütlerin değişik ifadelerle iyice açıklanması, örneklerle yinelenmesi gerekiyordu. Bundan dolayı Kur'an'da en çok tekrarlanan mesele, sadece Allah'a kulluk etmek ve kral olsun köle olsun, O'nun dışındaki tüm yaratıkların ne kendilerine ne de başkalarına yarar ya da zarar sağlayamayacağına -yalnız, Allah'ın kullan arasında müşterek kıldığı vasıtalar hariç- inanmakla Allah'ı uluhiyetle birleme (levhid) meselesidir: (uluhiyyet tevhidi).

Yaratmaya, takdire, tedbire ve dinî teşriye sadece Allah'ın sahip olması demek olan rububiyet tevhidinin tekrarının nedeni ise, Allah'ın rububiyetini inkâr eden ya da O'na şirk koşan kimseleri ikna çimekten daha çok; kulların Allah'a yaklaşmak için, Allah'ın dışındaki kimselere, evliyalara dua etmesinin ve onların şefaatini istemesinin şirk olduğunu, dolayısıyla batıl olduğunu ortaya koymak içindir. Zira zayıf akıllı müminlerin Allah’la inançlarım ifsad edip, onları, Allah'ın mahlukatma ait yasalarındaki tecrübelere muhalif birtakım hurafe (mit) ve kuruntulara inanmaya sevkeden en büyük şirk, kulun, bir zararın kaldırılmasına veya bir faydanın elde edilmesine ihtiyaç hissettiği bir zamanda sebeplere tevessül etmeksizin, Allah'ın dışında başka şey ve kişilere yönelmesi, teveccüh etmesidir. Dua, Kur'an'da yetmiş defa, belki iki katı defa daha fazla zikredilmiştir. Çünkü dua, ibadetin özü, ruhu belki, fıtrat dininin tümünü kapsayan ibadettir. Duanın dışındaki tüm ibadetler, vahyin ta'limine yönelik teşriî için vaz'olunmuştur. Zira diğer ibadetleri (kullukları) besleyip, kişisel görüşlerin şaibesinden temizleyen ve nevaların uydurduğu taklitleri onlardan uzaklaştıran, duanın ta kendisidir.

Bazı dua ayetleri sadece Allah Teala'ya duayı emreder-ker bazıları da O'ndan başkasına duayı kesinlikle yasaklamıştır. Kimi ayetlerde de her iki durumu etkin ve layık şekillerde tasvir eden örnekler verilmektedir. Bazı ayetlerde ise, Allah'tan başkasına yapılan duanın ne fayda getireceği ne de kabul edileceği belirtilirken, Allah'tan başkasına dua edenin, böylece, dua ettiği kimsenin kulu konumuna düştüğünü haber vermektedir. Oysa en faziletli nebiler ve meleklerin kendileri de Allah'a dua edip O'na karşı vesile aramaktalar, O'nun azabından korkup, rahmetini ummaktadırlar. Nebiler, melekler vs. kıyamet günü, Allah'ın dışında veya Allah'la beraber kendilerine dua eden kimselerin şirklerini yüzlerine atacaklar ve ondan uzak olduklarını belirteceklerdir. Buna benzer örnekler, buraya sığmayacak kadar çoktur.

Bunların dışında, kişinin tevhid inancını güçlendirip, Allah'ı tanıma (marifetullah) ve sevgisini arzulama seviyesine göre değişik derecelere çıkaran, Allah'a imandan bahseden başka ayetler de vardır: Örneğin Allah'ı, (kendisine yaraşmayan şeylerden) tenzih etmek, takdis etmek ve teşbih etmek, muhtelif şer'i hükümlerle hatta taharet, kadın, miras ve mallara"' ilişkin hükümlerle ve Allah'ın yarattıklanndaki, evrenin işlerini tedbirdeki, insanlığın yapısına ve toplumsal durumlarına ilişkin yasalarındaki hikmetleriyle içiçe olan güzel isimlerini (Esmâ'ul-Husnâ) zikretmek.

Allah'ın; ilim, hikmet, kudret, meşiet, hilm, afv, mağfiret, rahmet, sevgi, rıza vb. tüm isimleri, kendisine tevekkül, adaletinden ya da büyüklüğünden dolayı O'ndan korkma emri ve rahmetini, fazlını umut etmek, evet bunların tümü Kur'an'da yerli yerine oturtulmuştur. Üstün ruhları Mutlak Kemâline çekmek için serdettiği şu ayetler bu hususta yeterlidir: "Göklerde ve yerde bulunan her şey Allah'ı teşbih etmektedir. O, azizdir, hakimdir. Göklerin ve yerin mülkü O'nundur. O diriltir ve öldürür. O, her şeye gücü yetendir. O ilktir, sondur, zahirdir, batındır, O her şeyi bilendir" (57/1-2-3). "O Allah ki, O'ndan başka bir ilah yoktur, meliktir (bütün mülkün sahibidir); kuddüstür (çok mukaddestir); selâmdır (barış, esenlik ve güvenliğin kaynağıdır); mü'mindir (eman ve güvenlik verendir); müheymindir (koruyup gözetendir); azizdir (üstün ve güçlü olandır); cebbardır (dilediğini zorla da yaptırandır); mütekebbirdir (en büyüktür, büyüklükte eşi yoktur); Allah (müşriklerin) şirk koşmakta olduklarından münezzehtir. O Allah kî, yaratandır, (en güzel bi çimde) kusursuzca varedendir, şekil ve suret verendir. En güzel isimler O'nundur. Göklerde ve yerde olanların tümü O'nu teşbih etmektedir. O, azizdir, hakimdir (hüküm ve hikmet sahibidir". (59/22-23-24).

İşte bu ilahi isimler, kalplerde ruhi hayatı besleyen kaynaklardır ve akıllarda ilahi bilgilerin ışıklarını oluştururlar. Arif evliyalar ve rabbani imamlar, marifetullaha ve yaratılanlardaki sırlara ilişkin o üstün hikmetleri, yüce kitapları, Allah'ın sevgisine ve O'na münacata ilişkin dua ve kasideleri, Allah'ı bolca zikrederek ve Kur'an'ı çokça okuyarak yetiştikten sonra, bu ilahi isimlerden hareketle yazdılar.

Kur'an'ın, müminlere - Allah'ın onların işlerine galip olması için- otururken, yan yatarken Allah'ı zikretmeyi emretmesinin ilk amacı budur. "...Allah, emrinde galip olandır..." (121 21). Müminlerin Allah'ı zikretmesi, Allah ve meleklerinin, müminleri, karanlıklardan aydınlığa çıkarmak için onlara rahmet ve istiğfar etmesini sağlar ve böylece müminler batıla ve şerre düşman kesilir olurlar ve hayatlarının hedefi/ekseni, hakk ve hayr oluverir. "Ey inananlar, Allah'ı çokça zikredin ve O'nu sabah akşam teşbih edin. Sizi karanlıklardan aydınlığa çıkarmak için, size rahmet ve istiğfar eden O (Allah) ve melekleridir. O, müminlere çok merhamet edendir." (33,141-43).

Böylece Allah Teala, Kur'an üslubunun makbul kıldığı bu tekrarlarla, Arapların düşüncelerini ve duygularım şirkin pisliğinden ve putçu hurafelerden temizleyerek, onları yüksek davranışlar ve üstün niteliklerle temizledi (tezkiye). Keza Allah Teala, kendisine iman eden, Kur'an'ın dilini iyi bilen ve ibadetlerinde Kur'an'ı tertil üzere okuyan ve ayetlerin anlamlarını düşünmeye çalışan diğer tüm insanları da düşünce ve duygu olarak temizlemiştir. Fakat, ne zaman ki, islam toplumlarında Kur'an'ın dili Arapçaya karşı cehalet başladı ve Allah, inananlara Kur'an'ı düşünmeyi, farz kılmasına karşın, müslümanların Kur'an'ı düşünmeleri azaldı ve böylece müslümanlar inançlarını, kelam kitaplarından, ibadetlerini kuru fıkıh kitaplarından ve ruhlarını arındırmayı da insan telifi virdlerden öğrenir oldular ve bu kitaplara dayandılar, işte o zaman çoklarının kalplerinde-ki tevhid inancı zayıflayarak, ona küçük ve sonra da büyük şirk unsurları karıştı. Böylece müslümanlar, inanç, pratik, tevil ve tartışma (cedel) olarak kendinden önceki ümmetlerin yoluna karış karış uyar oldular ve sahte ilim sahipleri, tevhide ilişkin birçok ayeti, zanlârı, hevaları ve uydurma onetodlan (tekâlid)na göre tevile kalkışarak Kur'an'dan çirkince uzaklaştılar ve koptular ve Allah (c.c.) da onlara, önceden uyarladığı cezayı tattırdı. Görünen, bundan başkası değildir.

Öte yandan bazı kelamcılar ve Allah'ın sıfatlarını kendi tartışmacı nazariyelerine göre tevil eden bazı tasavvufçular, tevhid ve Allah'ın sıfatlarının anlaşılması veya zevklere, içsel eğilimlere göre yorumlanması hususunda çok aşırı davrandılar. Hatta bunlardan bazıları, sebeplerin, sonuçlarına etkisini inkâr etmiştir, ki bu düşünce bunları, bağlılarının tüm işlerini altüst eden "cebr" bid'atına götürmüştür. Keza tasavvufçuların bazıları da "vahdet'ul-vucud"u savunmuştur. Oysa ilk tasavvufçular, nazarî aklın, riyâzet-i nefs ve bunun doğurduğu vicdanî bilincin ürünlerini savunurlarken, naslann anlaşılmasında temel dil (Arapça) bilgisi ve seleften nakillere de dayanıyorlardı. Bu kimselerden sonra öyle bir taklitçi halef geldi ki, onlar ne Kur'an'ı tanıyorlar, ne delili ne de vicdanı, tüm yaptıkları, avamın arzulan uyarınca hareket etmek ve kendileri gibi cahil derlemecilerin sözlerini avama şerhetmektir. Oysa bu kimseler, tevhid ve tenzih hususunda Kur'an'ın en kısa suresi; îhlas suresini bile gerektiği gibi anlasalardı, hiçbir şekilde şirke bulaşmazlardı.

Kur'an'da anlatılan tevhid inancı, insanı, yaratılış olarak kabiliyetli olduğu en üstün ruhî, aklî ve medenî (uygarlık olarak) kemâle, olgunluğa yükseltir. Nitekim birçok batılı bilgin, tevhid inancının kolayca anlaşılması ve akıl-fıtrata uygunluğu özelliğinin, toplumların İslam'ı kabulünde ve Hristiyanlığın, islam'ın karşısında yenilgiye uğramasında en büyük etken olduğunu ifade etmektedirler.

İlk müslümanların nefislerini tezkiye edip, çabalarını yücelten ve onları izzet'i-nefs, üstün güç ve hak-adaleti ikâme ile olgunlaştıran; ülkeleri fethedip yönetimlerini ellerine almalarınıve böylece bu toplumların kâhinlere, ahbâra, ruhbana, Buda'ya,ruh ve akıl olarak Buda'ya benzer kimselere köleliklerine son vererek, bu kimselerin, kralların zulüm ve baskılarından kurtulmalarını sağlamalarına imkân veren, ayrıca ilk müslümanların,uygarlığın direklerini dikmelerini, ölü bilim ve sanatları diriltmelerini ve gelişmelerini sağlayan yegane güç, Allah'ı birlemeleri (tevhid), O'nu şereği gibi tanımaları (marifet) ve yalnızca O'nu severek yalnızca O'na tevekkül etmeleri idi. îlk müslümanlara tüm bu işleri yapmak, hiçbir millete olmadığı şekildenasib olmuştu. Hatta ünlü tarihçi Dr. Gustave Le Bön "Tatavvur'ul-Ümem" adlı kitabında, uyanmış ve silkinmiş bir toplumun, sanatlara olan yetenek ve yatkınlığının, ancak üç nesilde oluştuğunu belirtmektedir. Buna göre ilk kuşak; taklit kuşağı,ikinci kuşak ara nesil, üçüncü kuşaksa özgünlük ve ihtisas kuşağıdır. Gustave Le Bön devam ederek, sadece Arapların bu ilkeden istisna olduklarını, zira sanatsal yeteneğin ilk Müslüman Arap nesilde oluştuğunu belirtmektedir.

Bence bunun nedeni, Kur'an'ın, ilk müslümanları özgür düşünceyi benimseyip körü körüne taklidi kötü görme bilinci üzerine eğitmesi ve müslümanları, insanlığın din ve dünya önderliğine hazırlamasıdır. Oysa tüm bu hususlar, îslamî hilafetin kaybolup Arap uyanışının (nahda) yok olması ve gücün, islam'ı; Kur'an hidayetinden kopuk birtakım gelenekler olarak anlayan acemlere geçmesindan sonra gelen nesillere kapalı kalmıştır.

2. Hurafecilerin insanlığa zararları (S.214)

Bu hurafeci kimselerin insanların din ve dünyalarına olan zararları, Allah'ın ayetlerini yalanlayıp inkar edenlerin zararlarından daha çoktur. Zira Allah'ın ayetlerinin inkar edilmesinin ve yalanlanmasının en büyük nedeni ve suçlusu, bu hurafeci kimselerdir. Evet, bu hurafeperest kimseler, nebiler ve salih kimselerin, kâinatta Allah'ın yasalarına muhalif şekilde veya onu değiştirecek ve konulduğu amacın dışına çıkaracak şekilde tasarruf sahibi olduklarını ve bu inancı, Allah'ın, din esası yaptığı ve insanları ona çağırdığını iddia etmekle dini temelinden yalanlamış oldular. Zira nebi ve salih kimselerin, kainatta diledikleri gibi tasarruf edebildikleri iddiası, Allah'a karşı bilgisizce söylenmiş bir lâf olup, Allah'ın izin vermediği bir kural belirlemekle ona karşı uydurulmuş bir iftira niteliğindedir. Bu ise Allah'ı inkarın en şiddetlisidir. Zira bunun zararı, insanları batıl bir inanç ve bunun beraberinde getirdiği gayrı meşru ve batıl bir ibadet ile saptırmaya da neden olmaktadır.

3. Velilerin Kainatta tasarrufu hurafesinin çözümü (S.214-216)

Allah'ın ayetlerini tanımamalarından dolayı, Allah'a ibadetlerinde şirk koşanların ve bunlara uyan cahil kimselerin problemlerinin çözümü ancak, kelam kitaplarının teorilerine dalmadan sadece Kur'an ayetleriyle Allah'ın rububiyet ve uluhiyyet olarak tevhidini öğreterek; rasullerin fonksiyonlarını ve onların da beşer olduklarını, yalnız Allah Teala'nın o kimseleri, insanlar için razı olduğu dinini söz ve davranış olarak tebliğ etmeleri için vahy amacıyla seçtiğini; ayrıca bu seçilmenin insanları talim, irşad, müjdeleme, inzar ve insanlar arasında şer'î ahkamı adil ve eşit olarak uygulama ile sınırlı olduğunu, zira rasuller, baba, oğul, eş ve diğer yakın akraba ve sevdiklerini hidayette fiilî tasarruf gücü verilmediğini iyice göstermekle mümkündür. Örneğin ibrahim Halilullah'ın babası, kâfir olarak yaşayıp kâfir olarak ölmüştür ve Allah, Nuh'a oğlunu gemiye alması için izin vermemiştir. Ayrıca Hz.'Peygamber'in amcası Ebu Leheb, onun en şiddetli düşmanı idi ve ona eziyet edenlerin başında geliyordu. Allah Teala da onun hakkında, onu yeren ve kötü bir sonuçla korkutan bir sûre (Tebbet) indirmiştir ki, müslümanlar o sureyle kıyamete kadar İbadet edeceklerdir ve onun dışında müşrikler hakkında böyle bir sure indirilmemiştir. Tüm bunların ötesinde, Hz. Peygamber'in yetişmesini üzerine alan, onu yetiştirip gücü yettiğince müşriklerin işkencelerinden koruyan amcası Ebu Talib'in, kendisine sadece "La ilahe illallah" demesi arzedilmesine rağmen iman etmemesi, Allah'ın kemâl-i hikmetindendir. Bu hususta Allah Teala şu ayetini indirmiştir: "(Ey muhammed) Sen sevdiğini doğru yola iletemezsin, fakat Allah, dilediğini doğru yola iletir. O, yola gelecek olanları daha iyi bilir." (28/56). Bu olayı Müslim, Sahih'inde rivayet etmiştir. Biz de bu olayı şu ayetin tefsirinde açıklamıştık: "ibrahim, babası Azer'e demişti ki..." (6/74) /1) Aynca aynı sure (En'âm) nin tefsirinde rasullerin fonksiyonlarını tafsili olarak açıklamıştık. Bu konuyu derinlemesine incelemek isteyenler tefsirimize müracaat edebilirler. Evet, nebilere ve rasullere de evrende tasarruf gücü verilmediğine göre, velîlere ve diğer kimselere böyle bir güç nasıl verilebilir ki?!..

4. Allah’ın değişmeyen sabit yasaları (S.226-228)

Yaratılanların, hareket, durgunluk tahlil ve terkip sis-temine ilişkin sünnetullah, Allah Teala dışında hiç kimse tarafından tam olarak kavranamaz. İnsanlık bu sünnetullah üzerinde ne kadar çok düşünür kafa yorar, deney yaparsa, önceden bilmedikleri ve ummadıkları birçok sır ve garip olaylar ortaya çıkar, bu sırlar ve ilginç olaylar da insanlığın tahayyül bile etmediği birçok sonuçlara (icatlara) neden olur. Nitekim biz bugün ticarî olsun savaşa yönelik olsun birçok hava taşıtını : göklerde uçarken görmekteyiz. Hatta onlar nerdeyse gökyüzünü kaplıyorlar. Ayrıca öyle denizaltılar görmekteyiz ki, okyanusun derinliklerinden, cennet ehli ile cehennem ehlinin diyalogları gibi çeşitli ülkelerle konuşabilmektedirler; doğulu halk batı halkının seslerini, güneyli kuzeylinin sözlerini ve şarkıları-nı sözün kaynağını ülkenin diğer fertleri duymadan işitebil-mektedir. Öte yandan Avrupa kıtasında bir elektirik düğmesine birinin dokunmasıyla, aralarında büyük dağların ve denizlerin bulunduğu başka bir kıtada dev aletler çalışmaya başlayabilmektedir. Allah'ın koyduğu bu yasaları ve pratik sanatları/ tekniği bilmeyen kimseler ise, hâlâ yararı temin ve zararlıları defetmek için sebeplere tevessülün dışında ihtiyaçlarını gidermeleri ve hastalıklarını iyileştirmeleri için bilinen ya da bilinmeyen birtakım salih kimselerin / velîlerin mezarlarına sığınmaktadırlar. Öyle ki bu cahil kimseler, velîlerden kendilerine düşmanlık eden gerek eş, yakın, komşu ve vatandaş gibi dostlarından gerekse, hükümetlerini ele geçirip, toplumlarını köleleş-tiren ve servetlerini tekellerine alan dinlerinin ve dünyalarının düşmanı yabancılardan intikam almalarım istemektedirler. Ne var ki, sözü geçen velîler, bu müslümanların alaşığı edilmeleri ni ve köleleştirilmelerini engelleyecek bir tasarrufta nedense bulunmuyorlar!!...

Evrende gerçekleşen her olayda asıl olan, neden sonuç sistemi ve ilmin delalet ettiği sünnetullah çerçevesinde cereyan etmesidir. Vahiy bize, sünnetullahta herhangi bir değişim, dönüşüm ve farklılaşma söz konusu olmadığını bildirmektedir. Bundan dolayı evrendeki bu sistem ve yasalara (sünnet)muhalif bir olaydan bahseden her haber, gerçekte, olayı gördüğünü iddia eden kişinin uydurmasıdır veya aldanmasıdır ya da bu kişi olayı karıştırmaktadır. Eğer böyle bir olay gerçekten meydana gelse bile, bu olayın, olayı haber verenin .bilmediği gizli bir nedeni vardır mutlaka. Nitekim usûl alimleri bu hususuhaber bahsinde işlemişler ve ravinin yalancılığının haberi geçersiz kılacağını belirtmişlerdir.

Allah'ın, sabit yasalann dışında cereyan eden ayetleri mucizeleri; ancak kat'i bir delil ile tesbit edilebilir. Allah Teala'nın bu sabit yasalara muhalif mucizelerinin hikmeti, bazı nebî ve rasulleri, risaletlerini delilledirmek ve inkarcıları ikaz etmek için bu mucizelerle teyid etmesidir. Bu mucizeler, nebi lerin sonuncusu Hz. Peygamber'in bisetiyle son bulmuştur. Zira Allah Teala, Hz. Peygamber'in risaletiyle nübüvveti sona erdirmiş ve ona vahyettiği Kur'an'ı dâim bir ayet / mucize ve kıyamete kadar tüm insanlık için genel bir hidayet kılmıştır. Allah Teala, Hz. Peygamber'e "Seni ancak alemlere rahmet olarak,gönderdik" ayetini indirirken insanların, bu vahiyden sonra ne başka bir vahye ne de onun Allah katından olduğunu gösterecek bir mucizeye ihtiyaç hissetmeyeceklerini göstermiştir. Bu hususta sadece Kur'an onların ihtiyaçları için yeterli olacaktır.Zira bu ilahi Kitap genel ve ayrıntılı olarak Allah katından olduğuna dair birçok ilmî ve aklî delili içermektedir. Bu hususuönceki konumuzda ayrıntılı olarak açıklamıştık, ileride konuyu daha da açacağız.

Son iki asırda Bâb, Bahâ ve Kadıyânî vahy iddiasında bulundular, ne var ki, bu kimselerin ortaya koyduğu şeyler, yalancı peygamber Müseyleme'ye atfedilen saçmalıklardan daha basittir. Bu kitabın 2. cildinde, bu kimselerin şeytanî vahylerin-. den örnekler göstereceğim inşaallah."

5. Önceki Nebilerin mucizeleri ancak Kur’an’la ispat edilir.(S.230-238)

Çağımızda önceki nebilerin mucizelerinin ispatı, özellikle de mucizelerin reddini bilen bir kimseye karşı ispatı ancak Kur'an'la ve Kur'an'da bu mucizelere ilişkin sarih nassla mümkündür. Bu sözü özellikle, islam'dan önceki dinlerin toplumla-rına, hatta hristiyan ve yahudilerin kitaplarına vâkıf bilginlerini şu inkarları karşısında söylüyorum: Bu bilginler, vâkıf oldukla-1 n kitaplarda zikredilen mucizelerin tevatüründen şüphelenerek; o mucizelerin, gerçek harikuladelikler olmaları ve nebilerin nü-büvvetine delalet etmesi hususunda tereddüd etmektedirler. Birinci şüphelerini şöyle delillendirmektedirler; kesin bilgi ifade eden tevatür, zikredilen mucizelerin hiçbirinin naklinde söz ko- i nüsü değildir. Ki, tevatür; yalan üzere birleşmemelerinden emin olunan büyük bir topluluğun, duyuyla idrak ettikleri bir haberi nakletmesi ve kendileri gibi bir topluluğun bu haberi onlardan sonra çağ be çağ nesil be nesil kesintisiz olarak aktarmalarıdır. Bundan dolayı böyle kalabalık bir topluluğun yalan üzre toplanması, ancak birkaç hususla imkansız olabilir ki, bu hususların en önemlisi; haberin içeriği hakkında farklı farklı (teşeyyû) rivayetlerin ve ters anlam vermelerin (tahayyür) olmaması ve bu kimselerin birbirlerini taklid etmemesidir. Böyle bir tevatürün sıhhatinin göstergesi; kendisiyle kesin bir bilginin husulü ve nefsin de ona boyun eğmesi; itikat ve vicdan olarak reddinin imkansız olmasıdır. Bu kimselere göre bu husus, önceki nebile--rin mucizelerinin rivayeti için söz konusu değildir. Hatta bazı batılı bilginler, Mesih'in kıssasının, gerçek bir vakıa olmayıp hayalî bir kurgu, uydurma olduğunu -ki, tarihte böyle olayların benzeri yaşanmıştır- ileri sürmektedirler. Mesih'in mucizeleri ve onlar üzerindeki kuşkular konusuna önceden değinmiştik.

Bu kimselerin ikinci şüpheleri de; zikredilen harikuladeliklerin meydana gelişinin, nübüvvet ve risalete delil teşkil ede meyeceği hususudur. Nitekim biz bu hususu mucizeler- hariku-lade olaylar ve nübüvvetin ispatı konusunda (2. bölümün sonu) açıklamıştık.

Oysa Kur'an'ın mucizesi, Kur'an baki olduğu müddetçe kıyamete kadar bakidir, islam tarihine vakıf olan herkes şunu

kesin bir bilgi ile bilir ki; Kur'an, Rasul'ün çağından günümüze gelinceye kadar her çağda kesintisiz bir tevatürle nakledilmiştir.

Bu kimselerden çoğuna kapalı kalan şey ise, Kur'an'ın ilahî bir vahiy olduğuna delalet eden icazının boyutlarıdır. Bu kimselerin Kur'an'ın bu yönüne ilişkin kuşkularını ve bu kuşkuların çü-rütülmesini bu kitabın önceki konulannda açıklamıştık. Böylece, Kur'an'ın, Allah'tan bir vahy olduğu kesinleştiğine göre, Kur'an'ın tesbit ettiği, Allah'ın yaratıklarına ilişkin, ister rasulle-rini teyid ve delillendirme için olsun ya da, başka amaçlarla olsun mucizelerine de iman etmek gerekir. Buna inanan birinin, nübüvvetin Hz. Peygamber'le bitmesinden sonra mucizelerin son bulduğuna da inanması gerekmektedir.

Nasıl bir müslüman, Hz. Peygamber'den sonra harikulade kevnî bir kerametin meydana gelişine inanmak zorunda değilse, çoğu bilgin ve düşünürlerin inandığı gibi-, insanların harikulade olaylar olarak ileri sürdüğü olayların çoğunun yalan olduğu, bazısının bir sanat veya psikolojik tesirle ya da sihir-bazların göz boyamasıyla olduğuna, çok azının yüce beşerî ruh-ların özellikleriyle olduğuna inanmasında da dini olarak bir sa-kınca yoktur. Harikulade olayların, üstün beşerî ruhların özellikleriyle olmasının alâmeti; nakledilen bu olayların şeri naslara ve kesin aklî gerçeklere uygun gerçek bir bilgi ya da meşru ve faydalı bir amel olması aynca olayın kendisinden sudur ettiği kişinin de sâlih ve akıllı bir mümin olmasıdır. Oysa mutasavvıfların naklettiği kerametlerin tümü, yukarıda sayılan alâmetlere tümüyle muhaliftir, çünkü nakledilen kerametler, insanların dinlerine ve sıhhatlerine zarar veren tasarruflar şeklin dedir. Öyleyse bu tasarruflar, eğer nakil sahihse, nazar ve tamamı zararlı olmayan hipnotizma gibi kötü ruhların etkisiyle gerçekleşen olaylardır.

8) Belirli rasul ve nebilerin mucizelerinden, Kur'an nas-larıyla sabit olanları oldukça azdır. Bu naslaradan delaleti katî olanlarını, Arap dilinin medlullarmın karşı koyduğu ve kesin şerî kaidelerinden herhangi biriyle çelişen zorlama bir teville saptırmak, islam'dan dönmek (irtidât) sayılır. Bu naslardan, de-aleti kesin olmayıp zahir olanlarını ise eğer benzer ya da daha kuvvetli bir delille çatışmıyorsa zahirine hamletmek gerekir, eğer çatışıyorsa, çatışan iki delil arası tercih işi maruf delillerle yapılır. Bu kaidenin dışına çıkmak bidatçılıktır.

Kadere, Genel Yasalara ve Allah'ın Özel Mucizelerine İman

Biz müslümanlar her şeyi Allah Teala'nın kudreti, irade-si, ihtiyarı ve hikmeti ile yarattığına ve "Her şeyin yaratılışını güzel yaptı...." (32/7) ve"...Her şeyi en iyi şekilde yapan Allah'ın yapısıdır..." (27/88) olduğuna; "...Rahman'ın yaratmasında bir aykırılık, uygunsuzluk görmezsin..." (6713) olduğuna; O'nun her şeyi tahmini ve ölçüsüz değil bir sistem ve takdir üzere yarattığına inanırız: "Biz her şeyi bir kadere göre yarattık." (54/ 49), "...O, her şeyi yaratmış, ona ölçü, biçim ve düzen vermiştir." (25/2), "Orada (arzda), ölçülü şeyler bitirdik. Orada sizin için ve sizin beslemediğiniz kimseler için geçimlikler oluşturduk. Hiçbir şey yoktur ki, onun hazineleri yanımızda olmasın, ama biz onları bilinen bir miktar ile indiririz." (15/19-21)

Ayrıca biz müslümanlar inanıyoruz ki, Allah'ın tekvin ve ı ibda' nizamında ve insanları sevkettiği (hidayet) toplumsal düzende, insanlardan herhangi birine sevgiden ötürü değiştirilemez ve dönüştüriilemez birtakım genel yasalar vardır ki, bu yasalar da neden-sonuç bağı vardır. Ayrıca biz ' Allah'ın yasalarının ruhlar ve bedenler aleminde genel-geçer olduğuna inanırız. Nitekim toplumsal yasalar, lafız olarak, Mâide, Enfal, Hicr, îsra, Keyf, Ahzab, Fâtır, Mü'min ve Feth surelerinde geçmektedir.

Bu apaçık ayetler, kader ve takdirin, yaratılanlardaki genel nizamdan ibaret olduğunu ifade etmektedir. Bu genel düzende , şeyler, yaratıcının koyduğu genel kanunlara ve yasalara uygun nedenlerine bağlıdırlar. Yoksa insanlar arasında yaygın olduğu şekliyle, mukadder olan; nedensiz olan şey ya da Allah'ın nizam ve yasalar hilafına yaptığı bir fiili değildir. Bununla birlikte mukadder, insanların nedenini bilmediği bir olay olarak tanımlanabilir. Zaten olayların nedenlerini ilim olarak ancak, olayları yaratıp nedenini ve yasalarını takdir eden kuşatabilir.

Bizler inanırız ki, yarattıklarında Allah'ın apaçık ayetleri vardır ve ayetlerinde de açık ya da kapalı birçok hikmetler vardır, Allah'ın bize bahşettiği akıl ve şeriat, yaratılanlarda takdir nizamı ve lebdir yasalarının aksine bir olayın meydana gelişini, ispatı ve araştırmasında akıl ve duyunun ortak olduğu kati bir burhan olmadıkça kabul etmememizi emretmektedir. Ayrıca takdir nizamına ve tebdir yasalarına ters bir olayın meydana gelişinin, yasaların bozulması ya da abesten/başı bozukluktan dolayı değil yüce bir hikmetten dolayı olması gerekir. Allah'ın bize kapalı olan hikmetleri, yaratılanların durumları ve içyüzleri hakkında (şu an) bize kapalı olan bilgiler gibidirler. Bizler her iki hususu da, Allah'ın kemalini daha çok kavramamız, ve bununla gücümüz oranınca kendimizi olgunlaştırmamız için araştırırız. Yoksa nedeni bize kapalı olayları, cehaletimizde ı dolayı, Allah'ı inkârda bir delil ve bahane olarak kullanmayım. '•' Nitekim her çağın en ileri seviyeli bilginleri, evren hakkında bilmediklerimizin, bildiklerimizden daha fazla olduğunu ve insanlığın evrendeki tüm şeyleri bilmesinin de olanaksız olduğu -nü söylemektedirler.

Bu hususun (evrenin tümünün bilinemezliği) böyle olduğunu, madde ve yasaları hakkındaki derin bilgilerine ve madde-yi kullanarak oluşturdukları sanayilerin çokluğuna rağmen ça-ğımız materyalistleri de kabul etmektedirler. Ziçg onlara: "Ruh' ve gayb alemi hakkında ne dersin?" denildiğinde, kendinden öncekilerde olduğu gibi bunlarda da, Allah Teala'nın şu sözü nün doğruluğu ortaya çıkıyor: "Sana ruhtan sorarlar. De ki. 'Ruh, Rabb'imin emrindendir. Size ilimden pek az şey verilmiştir'" (17/85).

Yine bizler inanırız ki, Allah Teala insanlığa, kendilerini duyuların algıları ve bu algılardan düşüncenin çıkarsadığı basit görüşlerin darlığından, Allah'ın ayetleriyle/mucizeleriyle duyuların algılarının ötesine, gayb aleminin genişliğine çıkaran birtakım rasuller göndermiştir. Eğer o rasuller olmasaydı, insanlık binlerce yıl, duyularıyla algılayamadıkları birçok cismi ve onların doklarını ayrıca kıyaslarıyla ulaşamadıkları şeylerin varlıklarını inkâr ededuracaklardı. Zira insan, yadsıdığı ve varlığını olası görmediği bir şeyi araştırmaz.

Tarihten öğrendiğimiz gibi ancak Allah'a, rasullerine verdiği ayetlerine, hesab ve amellere göre karşılıkların verilmesiyle ahiret gününe iman, insanın aklını varoluşun gizemleri üzerine araştırmaya, düşünmeye sevketmiş ve onlar da halen ulaşılan bilim, sanat ve teknik ilerlemeye ulaşmışlardır. Halen ulaşılmış olan ilerlemede gayba (vahye) inanmayan insanların herhangi bir paylan yoktur. Nitekim dinin üç temel ilkesinden gaybe iman nedeniyle insanlığın ulaştığı ilimleri ve tekniği de, gaybe inanmayanlar, inkâr ettikleri gayb gibi aklen muhal (imkansız) şeyler olarak değerlendiriyorlardı, ilimlerin ilerlemesinden sonra artık, aklen muhal hiçbir gayb haberi kalmadı.

Rasullerin Mucizelerinin, İnsanlığa Kazandırdığı Üç Kazanç

1) Allah Teala mucizelerle, tüm fiillerinde ihtiyar sahibiolduğunu ve evrende varolan sistem ve kanunların, kendisinehakim olmayıp irade ve kudretini de bağlamadığını, aksine, onların kendine bağlı olduğunu delillendirmiştir

2) Ayrıca Allah Teala mucizeleri, vahiyle insanlara haber veren rasullerin, haber verdiklerinde doğru kimseler olduklarına delil ve rasulleri inkâr eden kimselere karşı da kor
kutma, uyarma unsuru yapmıştır. Bunun için eğer mucizeler,beşerin kesbiyle güç yetireceği ya da ruhî bir istidatla oluşturabilecekleri bir şey olsa idi, rasullerin doğrulukları için bir işaret,delil olmazlardı.

3)Öte yandan Allah Teala bu mucizeleri göstermekle beşer aklına olabilirlik dairesinin çok geniş olduğunu, akla uygun şeylerle imkansızlık çerçevesinin ise dar olduğunu göstermiştir. Ayrıca bir şeyin mutâd nedenler, tanış olunan olaylar ve bilinen yasalardan uzak olmasının; o şeyin, vukuunu aklın kesinlikle kabul etmediği ve habercisini de doğruluğuna dair bir delili de olsa- yalanladığı bir muhal olmasını gerektirmediğini göstermiştir. Bundan kasdedilen, muhal olanda asıl olanın
adem-i sübut olduğunu göstermektir ki, muhal bir şeyin sübutu, esasen sahih bir delile bağlıdır. Bu ilke, çağımız doğa bilimcilerinin önde gelenlerinin ilkesidir. Bu bilginlerin tek eksiklikleri;
doğa yasalarının bağlı oldukları nedene benzer bir illete bağlıolmasının imkânsız olduğu bir mucizenin sübutunu kabul etmemeleridir.

Çünkü madde alemindeki tüm şeyler, onların neden sonuç kanunu olarak adlandırdığı, Kur'an'ın diliyle kader ve sünnetullah olarak adlandırılan şeylere bağlıdır. Bunun için görmekteyiz ki bu kimseler, önceki filozofların aklî delilerle araştırdığı ve "illetlerin illeti" adını verdikleri ezelde ilk varolanı, maddî tahlillerle araştırıyorlar. Oysa ilk varolan; diğer tüm varlıkların kendinden sudur ettiği Vacib'ul-Vücûd olan Allah | Teala'dır. Bu kimseler, Kur'an'm "tekvin" kelimesiyle tanımladığı Allah'ın salt kudreti ve iradesiyle ondan ilk sudur eden şeyi henüz bilmiyorlar. Bu ise Allah'ın bir şeye "künfeyekün" sözüdür ki, keyfiyeti bilinemez. Onlardan bazıları ezelde ilk varolanı (ilk neden) bilmenin olanaksız olduğunu öne slirerken kimileri de onu bilmenin peşine düşmektedirler.

Ne var ki, durum tam tersine dönmüştür; bugün, rasulle-rin mucizelerini ve gaybe iman ilkelerini akıllara yaklaştırmada araç olması gereken bu bilim ve sanatlar, nedenleri ve ilerleticileri olan mucize ve gaybe iman olgusunun bırakın aklen imkânını ispatına, bilfiil sübutunun inkârına araç olmuşlardır. Bundan dolayı bu bilimlere ulaşan kimselerin çoğu, yaratıcının, kendilerinin de O'ndan esinlenerek yapıyor oldukları garip o-laylar yapmış olmasını inkâr ediyorlar. Oysa o kimselerin bu tip bir olayı, Kur'an'm hak olduğuna bir delil yapmaları gerekirdi: "Biz onlara, ufakta (objektif alemde) ve enfüste (sübjektif alemde l microcosmos) ayetlerimizi göstereceğiz ki, o (Kur'an) in gerçek olduğu onlara iyice belli olsun. Rabb'inin her şeye şahid olması yetmez mi?" (41/53). Ne var ki, Allah Teala bu kimselere ne zaman nefislerinde ruhî bir ayetini ve âfakta da kevnî bir ayetini gösterdiyse hemen o ayetini açıklayacak bir yasa bulmaya ya da onu, bildikleri olaylarla kıyas ederek bir teoriyle açıklamaya koyuldular. Böylece o ayeti, salt Allah'ın kudreti ve ibda'sı (örneksiz olarak yoktan varetme. çev.-) ile yaratılmış olmaktan çıkarıp, Hz. Peygamber'den kendilerine bir melek indirmesini isteyen kimseler gibi şüphelerine devam ettiler: "Eğer onu (peygamberi) melek yapsaydık, yine bir adam (şeklinde)

yapardık ve onları da yine düştükleri kuşkuya düşürürdük: (6/ 9). Yani onların bir meleği idrak edip ondan bir şey almaları imkansız olup ancak kendileri gibi bir insan olan Hz. Peygam-ber'den bir şeyler alabilecekleri için böyle yaptık; müşrikler Rasul'ün, kendileri gibi bir insan olmasını yadırgıyorlardı. Eğer Allah Teala bir meleği kendilerine gönderse idi, yine onu bir insan şeklinde yapardı ve onları da Hz. Peygamberin insan olmasını yadırgamaları gibi düştükleri kuşkuya düşürürdü.

Nitekim bu kimseler şimdilerde, kendilerine beliren mükâşefeler ve madde üzerine etki gibi birtakım ruhî mucizeleri, bildikleri birtakım maddi olaylara benzeterek adı geçen mükâşefelere düşünce okuma ve telepati adını vermektedirler. Hatta bu kimseler yaratıcının, bilimlerine boyun eğmeyen ibdaî veya gaybî bir mucizesine inanmamak için zikredilen mükâşefelerin, elektrik akımıyla bir yerden diğer bir yere taşınan söze benzediğini söylemektedirler. Onlar hâlâ sebepler hususunda, elektrik fenomenlerinden, gayb alemine yakın bir düzeye ulaşıncaya kadar yükselmeye devam etmekteler ve duyular (şehadet) alemindeki her şeyin aslının elektron ve proton olduğunu ileri sürmektedirler. Oysa elektrik ne salt maddedir ne de salt güçtür. Elektrik konusu, bu kimseler bilgileri ve akıllan üzerinde olan herhangi bir şeye inanmayan mağrur kişiler iken bilimlerinin alanına her nasılsa girmiş bir olaydır.

Bilimin, Dinden Kopuk İlerleyişinin insanlığa Doğuracağı Tehlikeler

Bu bilginlerin, yukarıda belirttiğimiz türde, Allah Teala'nın kevnî bir mucizesine imandan yoksun olmaları, bu garip ilerleyişi öyle bir şekle getirdi ki, bilimde ne kadar ilerle-nirse, insanlığın mutsuzluğu daha çok artıyordu. Hatta uygarlıkları her gün bilim ve teknik bir yıkım ve çöküşle tehdit edilir oldu. Bunun üzerine harekete geçen tüm bilim adamları ve nüfuzlu siyaset adamları, bu tehlikenin telafisinin şaşkınlığına düştüler. Oysa bu tehlike ancak bilim ve din arasını birleştirmekle telafi edilebilir, işte Hatem'un-Nebi Hz. Muhammed'in onlara getirdiği ve ispatı için mucizeler gösterdiği Kur'an... Bunun böyle olmasının nedeni, insanların sadece ve sadece, güçleri üzerinde olan, istidatları üzerindeki ilahî ve gaybî bir otorite kaynaklı olduğu delillenmiş olan bir güce boyun eğme-meleridir. Doğa bilimlerinin ise, önceden zikrettiğimiz eğilimlerden dolayı böyle bir gücü ve burhanı yoktur. Böyle bir otorite ve nüfuz, en mükemmel şekliyle ancak Kur'an'da vardır. Bu kitabın sonunda, o kimselere Kur'an'la tam olarak meydan okuyacağız.

________________________________________________________________________


islami kavramlar
Farz : Yapılması kat'i dlillerle sabit olan ilahi emirlerdir. Farzı terketmek haramdır. İşlenmesinde sevap, özürsüz terkedilmesinde Allah'ın azabı vardır. İkiye ayrılır.

* Farz-ı Ayın : Her mükellefin kendisinin yapması gereken, bir başkasının yapmasıyla ödenmeyen farzdır. Beş vakit namaz, oruç, zekat gibi.
* Farz-ı Kifaye : Mükelleflerden bazılarının yapmasıyla diğer müslümanlardan düşen farzdır. Cenaze namazı gibi. Bir kişide kılmış olsa farz yerine gelir. Kılınmazsa orada bulunan bütün müslümanlar günaha girmiş olur.

Haram: Yapılması kat-i delillerle yasak edimiş işlerdir.Yapanlar ahirette cezasını çeker, inanmayanlarda dinden çıkar. Adam öldürmek gibi.

Mekruh : Yapılmaması delil-i zanni ile istenen işlerdir. iki kısma ayrılır.

* Tahrimen Mekruh : Hiçbir özürü olmadan ikindi namazını geciktirip gün batarken kılmak gibi.
* Tenzihen Mekruh : Sağ elle sümkürmek gibi

Mendub : Sevilen, yapılması uygun olan, işlenmesi teşvik edilen iş. Dinen yapılması iyi sayılmakla birlikte yapılmamasında sakınca olmayan ve Resulullah (s.a.v)'ın bazan yapıp, bazan terkettiği işler. Güzel bir iş sayıldığı için mendubu işleyen sevap alır, terkeden ceza görmez. Bu değerlendirme Hanefi mezhebine göredir. Sünnet ve müstehab terimlerinide içine alır.

Mübah : Yapılmasında sevap olmadığı gibi, terkinde de günah olmayan işlerdir. Yemek, içmek, oturmak, kalkmak gibi.

Müfsid : Başlanmış bir ibadeti bozan iştir. Namazda gülmek, konuşmak; oruçlu iken bilerek yemek, içmek gibi.

Müstehab: İşlenmesinde sevap olan, terkinde günah olmayan ibadetlerdir. Nafile namaz kılmak ve nafile oruç tutmak.

Sünnet : Peygamberimizin farz ve vacip olmayarak yaptığı ve bize emrettiği ibadetlerdir. Beş vakit namazda kılınan sünnetler, Teravih Namazı, ezan ve kamet gibi. Sünnet ikiye ayrılır.

* Sünnet-i Müekkede : Peygamberimizin çok sık devam edip pek az terk ettiği ibadetlerdir. Sabah namazının farzından önce, öğlenin farzından önce ve sonra kılınan sünnetler gibi.
* Sünnet-i Gayri Müekkede : Peygamberimizin zaman zaman yapıp zaman zaman bıraktığı ibadetlerdir. İkindi ve Yatsının ilk sünnetleri gibi.

Vacip : Yapılması zanni delil ile sabit olan hükümlerdir. Vitir ve bayram namazı gibi.
Logged

Hayat benide yendi. Yalnız, çaresiz, kimsesiz bıraktı. Hayatla Mücadele edcek ne ömrüm nede gücüm kaldı. Artık boş, sessiz ve SENSİZ bir odada Ölümü Bekliyeceğim. Ölümün o Soğuk Nesefesinin Tenime Deymesini Bekliyeceğim. Beni Sen Sensiz Bıraktınya Sende Bensiz Kalacaksın ÜZÜLME...
Sayfa: [1]   Yukarı git
  Yazdır  
 
Gitmek istediğiniz yer: